Bu Blogda Ara

7 Ağustos 2014 Perşembe

Yürekli genç...

Soğu bir mart sabahıydı...

Evinin eskimiş ve paslanmış kapısını usulca açtı. Hareket edecek hali yoktu! Öksürdü. Cebinden çıkardığı sigara paketine sarıldı. Bir iki gün önce arkadaşının Bulgaristan'dan hediye getirdiği Victory marka Bulgar sigarasından bir tane yaktı. Dumanını çektiği sigaranın acılığına yakınırcasına;

- Her işi gibi, bu işi de becerememiş Bulgar! deyip evinin önündeki üç basamağı indi.

Gün ağırmak üzere iken çıktığı evinden, sokak başına doğru yürüdü. Saçlarını askerliğin zorlu ortamına hediye ettiğinden başı keldi. Uzun yıllardır askerlik travmasını atlatamadığı için, ufak tefek olsa dahi ani hareketlerde irkilir ve sürekli tehlike hissederdi.

Yıllar evvel askerlik celbi geldiğinde, elinde ne var ne yoksa bıraktı. Tam anlamıyla asker hayranı bu genç, askere gitmek için can atıyordu. Hemen askerlik şubesine gitti. Kapıdaki askerle uzunca konuştu. Tokatlı olduğunu öğrendiği bu asker, askerlik şubesinde altı aydır bulunuyordu.

Ona;

-Askerlik nasıl? diye sordu

Cevabını pek beğenmemiş olsa da, o kafasına koymuştu. Askerlik onun hayallerini süsleyen, olağanüstü heyecanlı, kutsal görevdi.

-Vatan borcu kardaş! dedi son sözünde Tokatlı asker.

Ve bu konuşmayı hatırladı sokağın başında. Kutsaldı evet diye mırıldandı. Sigarasının sonundan bir ağızlık duman daha çekti. Fabrika servisinin geldiğini gördü.

-Tam zamanı. Diye mırıldandı.

Üç aydır boğuştuğu hastalığına rağmen çalışmak zorundaydı. Servise bindi. Her gün yaptığı gibi servis şoförünü selamladı. Usulca yerine oturdu. On bir yıldır çalıştığı bu fabrikanın servisinde her zaman oturduğu koltuğu bile vardı. Yürekli ve namuslu bu fabrika işçisi genç adam, hayallerini düşündü. Geleceğe yönelik o kadar çok beklentisi vardı ki!

Fabrika servisinde çalan radyonun ritmine kapıldı bir an.

''Seher yeli çık dağlara güneş topla benim için''

Evet. Yürekli genç, seher yeli gibi güneş toplamaya işine gidiyordu. Sizin gibi!

3 Nisan 2014 Perşembe

Çocukluk...

   Günlerden pazartesi, gün güneşli, yer yer bulutlar sarmış gökyüzünü. Kuşların ahenkli ötüşleri arasında, bir parkın bankında sırtıma vuran ilkbahar güneşinin sıcaklığı. Parkta koşuşan çocukların nameleri arasında buluyorum benliğimi. Ağaçların henüz doğmakta olan yaprakları ve yeni açmış çiçeklerinin süslediği sokaklarda, endişesiz, korkusuzca top oynamak ve akşam eve gitmemek için annemle pazarlık edesim var.
   Henüz açmış bir mor gül'ün mevsiminde mi yoksa daha erken mi açtığını tartışan amcaların, tartışmasının mantıksızlığı içinde benliğimi yitirmek istiyorum. Teyzelerin örgü ördüğü karşı bankta, pembeli bir kız çocuğu takılıyor gözüme. Nenesi ballandıra ballandıra anlatıyor onu nasıl sevdiğini. Biraz utangaç ve şaşırmış olarak yere bakıyor pembeli küçük kız.
   Hep öyle değil midir çocukluk? Sonsuz cesaret ve ürkekliğin harmanlandığı. Bazen süpermen gibi uçabildiği konusunda arkadaşlarını ikna etmek, bazen en büyük benim babam diye böbürlenmek. Kızdığında ne topunu ne de salçalı ekmeğini paylaşmamak. Ama kızgınlığın başlangıç aşamasında kaldığı. Kendi yaşından bir - iki yaş büyük ve irice olan çocuklardan ölesiye korkan fakat kendisinden yirmi - otuz yaş büyüklere kafa tutan sen değil misin? Ey çocukluk!

24 Şubat 2014 Pazartesi

Dünün arabesk'i, bugünün rap'i...

   Dünlerden arabesk furyası zamanında, kültürel yozlaşmaya yol açtığı için eleştirilen o müzik doksanların sonuna gelindiğinde popülerliğini yitirdi. Sizin de bildiğiniz gibi yerini pop müzik sontasında ise rap aldı! Almaz olaydı! Arabesk'i fakir müziği diye beğenmeyenler, rap müziği dinleyerek eğleniyor! Sanırım eap müziğinin amerikan zencileri arasından doğduğunu bilmiyorlar. İşin aslı müziğin fakir ve zengin ayrımı müzikal kalitesi ile yapılabilir. Ben bu ayırımı yapabilecek kapasitede değilim. Sadece şunu söyleyebilirim ki arabesk müzikte kullanılan enstrumanlar daha bir doygun. Müziğin arap müziği ile yakınlığı ve enstruman zenginliği rap müziğine bir kaç beden büyük gelir. Çoğu zaman aynı kalıp üzerine farklı cümleler kurmaktan ibaret bir tür müzik gibi geliyor bana. Nasıl tekno da tekdüze gidiyorsa ritm, ev denilen o anlamsız tıngırtılar ile beyniniz oyuluyorsa işte çoğunun harmanlandığı yerdir rap. Bu anlamsızlığın üzerine son 10 yılda pop müzikte ki elektronik ağırlıklı tekdüzelik ve pop-rap, rap-arabesk karışımları geldi. Yeni nesil o kadar mı zevksiz ki bu müzikleri dinleyebiliyor? Bu soru aklımı hep kurcalamıştır. Rap müziğinde gelinen son nokta şudur; Amerikan donu ile her türlü olası milli giyeceği karıştırmıştır. Arabesk'in hiç bir zaman yapamayacağı kültürel yozlaşmayı küresel boyutta başarmıştır.
   Bu yüzdendir ki bizleri klasikleşmiş şarkıları dinlemeye mahküm etmiştir.
   Birileri küfürleri peş peşe yazdığında şarkı olmaz demeli. O bayıla bayıla dinlediğin  elli kuruş anana kalayı basarken sen zevkten dört köşe oluyorsun. Ben küfür etsem olay olur.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Sağlık mı?

   Hayat akıp giderken bir dizi şema ile...
   Doğumdan-ölüme yer, zaman, sosyal statü ayırt etmeden insanın üzerinde baskı kuran, sosyal ortamlar, arkadaşlar, etrafta olan bitenler.
   Bu kadar kırılgan bir yapı zemin üzerine gökdelen inşa etmeye benziyor insan psikolojisi.
   Çok kırılgan, hassas, elde edebileceğinden fazlasını arzulayan.
   Psikosomatik etkiler günümüzde yaşanan en sık semptomlar olduğunu söyleyebilirim. Etrafına dönüm baktığımda bu etkilerden yaşamayan kişi göremiyorum. Temel istatistikler ne diyor bilmiyorum ama kaygı sonuç olarak günümüzün en büyük problemi.
   Güven vermeyen siyasi iktidarlar, ekonomik sallantılar, her geçen yıl daha da artan mahalle baskısı, bu tip sebepler semptomların en büyük tetikleyicisi olarak görünüyor.
Sağlığın tanımı yapılırken, üç temel noktaya değinilir;
1 Fiziksel sağlık
2 Zihinsel sağlık
3 Cinsel sağlık
   Yediği mısır GDO ile mutasyona uğratılmış, verimi yükseltmek için genetiği ile oynanmış ise, yediği tavuk etinde bolca antibiyotik varsa, yediği sebzede tarım ilacı artıklarından geçilmiyorsa, hangi temel fiziksel sağlıktan bahsedebileceğiz?
   Asgari ücretin 800 lira olduğu memleketimizde, her ay nasıl faturalarını ödeyeceğini düşünüyorsa kişi, çocuklarını okula gönderirken mahcup olmamaları için ceplerine zor zar 5 lira koyabiliyorsa ve bu kaygılar sürekli bu kişinin ensesinde ise, nasıl olacak da normal bir zeka seviyesi ve normal bir ruh hali bekleyeceğiz bu bireyden.
   Cinsel sağlığa gelince. Bu kadar derin ve sistemin bizzat kendisinin ürettiği sorunlar sebebi ile yarı hasta gezen bir toplumda cinsel sağlık nasıl normal olabilir? Kültürel tabuları saymıyorum bile.
Siz makine gibi yaşayacak ve sistemin öngördüğü kadar mutlu ve sağlıklı olacaksınız!
   Her gün magazin programlarında izlediğiniz oligarklar, sizin emeğinizi sömürüp sonra da, sizin hakkınız olanı size bireysel başarı gibi satacak, bunun adı  KAPİTALİZM olacak!
   Sen emekçi! Sen sustuğun sürece senin emeklerinin ürettiği buğdaylar gün geldiğinde sana kalaşnikov olarak geri dönecek ve o namludan çıkan mermiler senin emekçi kalbini durduracak.
   Sen emekçi! Her gün sabah programlarında bilmem kaç kilo kıyma ile göstermelik yapılan o yemekler, senin ayda yılda bir yiyebildiğin malzemeler ile yapılan israf ve senin gözlerinin içine baka baka seninle alay edişleri, ses sustukça devam edecek.
   Dünyada çalışmana kota koyan o koca göbekli, çürük dişliler; sen öldüğünde senin çocuğunu kullanmaya devam edecekler.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! 
  Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

21 Eylül 2013 Cumartesi

Gün batar...

Gün batar, geriye sessizlik ay ışığı kalır.
Gün batar umutlar söner ve yeşerir.
Gün batar gençlikten bir gün daha yok olur gider.
Gün batar sönen hayatlar akan zamana inat güçlenir,
Hayaller yeniden doğar, zaman yıkamaz onları.

Ellerinde bir kelepçe, sisteme ayak uydurma peşinde koşmak kimi yormaz ki? İşte gün batarken bu yorgunluk senin omuzlarında, tarihi olmayan bir yükün ağırlı ile hayatının zevklerini içen vampir misali seni köleleştirdiği o fabrikandan bir saat geç çıkman, dişlerinde et parçaları kalmış patronlarına saatlik on dolar daha fazla kazandırabilmen için seni o dört duvar arasına hapsetti.

Zaman akıp giderken sen kişilerin şahsi zevklerine ulaşabilmeleri için bir gününü daha feda ettin. Gün çekip giderken sana kızgındı. Seni bekledi güneş batıncaya kadar ama sen gelmedin.

21 Nisan 2013 Pazar

Asil soylu küçük kız...

   Bir elmanın diğer yarısının ayrılışı gibi küçük yaşta ayrılmıştı doğduğu topraklardan. Yağmur dolu bulutlara bakarak yol alıyordu daha önce hiç gezmediği çimeni yeni bitmiş o uçsuz bucaksız düz arazinin ufkuna. Yanında ailesinden geriye kalan bir bavul ve özlemleriyle bitkindi. Savaşın en acı faturasını ödemiş, yorgun düşmüş vücudu ve belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayalleri ile yeni hayatına doğru yol alıyordu.
   Vakit bir hayli geç olmuş güneş batmak üzereydi. Aceleci adımları sonu gelmek bilmeyen o kuraklıktan çatlamış toprak patikanın bir an önce bitmesini ve tren garında sabahlamayı umuyordu. Son treni çoktan kaçırdığının farkındaydı, tüm hayatı gibi o da elinden uçup gitmişti.
   Bir an başını gökyüzüne dikti. Koyu mavi gökyüzünde düşüncelere daldı. Ondan beklenebilecek her soruyu kendine soruyor ve inançlarını sorguluyordu. Nihayet tren garına varmıştı. Tren garında bulmayı umduğu sıcak bir bekleme salonu yerine, garın önünde oturmak zorundaydı. İki ay önceki bombardımanda isabet alan garın çatısı tamamen çökmüş vaziyetteydi. Garın otuz yıllık bekçisi ile sabahladılar. Bekçi neyi beklediğini bilmiyordu ama alışkanlıklar kolay kaybedilmiyor. Otuz yıldır çalıştığı yer onun aynı zamanda eviydi.
   Sabah ilk tren gara geldiğinde küçük kız ayaklandı. Uzunca beklemiş ve çok üşümüştü. Trene bindi adeta acelesi vardı. Oysa ki hayatta ondan başka kimsesi yoktu. Nereye yetişecek? Ne yapacaktı? Soruların cevaplarını verecek durumda değildi. Sadece hisleri ile hareket ediyor, umutlarını kovalıyordu. Bozkırı yarıp geçerken tren uzunca yol almıştı, nerede duracağını bilmeden çıktığı yolda onun hayatını değiştirecek bir işaret  belki yeni bir dünya arıyordu. Savaşın acısı bozkırın her yerinden görülebiliyordu. Şiddetli çarpışmaların ev sahibi şimdi sessiz yasta gibiydi.
   Asil soylu küçük kız her şeyi göze almıştı, lâkin kaybedecek neyi vardı ki? Hayat ona gencecik yaşında tadabileceği en büyük acıları yaşatmış yapa yalnız bırakmıştı. Kararını verdi sonraki garda inecek ve yeni hayatına merhaba diyecekti. Çok geçmeden bir sonraki durak geldi çattı. Ürkek adımlarla vagonun kapısına ilerledi. Derin bir nefes aldı. Etrafına bakınarak merdivenleri inmeye başladı. Onun ürkek tavrını gören kondüktör elini uzattı ve;

- Buyurun efendim, sanırım burada ineceksiniz. Size yardım edeyim.
Asil soylu küçük kız cevapladı ( Kısık ve titrek bir ses tonuyla)
- Teşekkür ederim....! Fakat...!
Dedi ve sustu. Uzun zamandır ilk defa tanımadığı insanlarla konuşuyordu. İçindeki korkusunu belli etmemeye çalıştı ama kondüktör için aslında küçük kızın ne hissettiği çok açıktı. O da savaşta neredeyse tüm ailesini kaybetmişti. Yaşlıydı. İki oğlu savaş meydanında tek kurşun atamadan can vermişti. Karısını hasta yatağında bırakıp çalışmak zorundaydı. Henüz altmış yaşındaydı ama hayat ona oldukça ağır geliyordu.
 

14 Mart 2013 Perşembe

Anı...

   Kırık vazonun kırıntıları arasından geçip geldi güzel kadın. Elinde bir demet gül ve yüzünde o üzgün gülüş. Dargın gibiydi bir yandan bunu saklamak için elinden geleni yapıyordu. Eğildi, yerden aldığı büyük kırık vazo parçasını masanın üzerine bıraktı. Yorgunluktan bitkin düşmüş bedeni daha fazla dayanamadı. Oturacak bir yer bakındı, yatağın kenarına dayandı. Boğuk bir ses ile;

-Bugün her zaman olduğundan daha güzel görünüyorsun
Dedi ve ekledi,
-Buraya gelirken sana daha güzel hediyeler getirmek istiyordum fakat müsaade etmediler.

-Olsun!
Dedi genç adam.

   Onun da ''olsun'' deyişi bir o kadar yorgundu. O serin ilkbahar günü her ikisinin omuzlarında kaldırabileceklerinden fazla yük vardı. Uzun sayılabilecek bir sessizliğin ardından klasik sorulara geçildi. Her ikisi de biliyorlardı durumu, fakat bunu açıkça konuşmak oldukça zordu. Zaten çekingen olana güzel kadının dudaklarının arasından bir iki kelime dökülmesi alışılmışın dışında olurdu. Genç adam doğruldu ve duvardaki derin sıva çatlağına anlamsızca bakarak;

-Sen nasılsın?
Diye sordu.

   Sorduğu sorunun cevabını biliyordu aslında. Karşısındaki kadının ona söyleyeceği cevabı bile zihninde kurgulamıştı. Ama olsun susmaktan iyiydi sanki.